Erciyes Türk Dünyası Kurultayı (Arşiv Ana sayfa) => Kurultayı'nın Serbest Kürsüsü

Konu: BEN ÖLÜRSEM OĞLUMA MİRAS KOYDUM ÖCÜMÜ!

Sayfa: [ 1 ]

ATO 11.02.2010 04:58:51
Ancak darbe ilk yapıldığında bu hareketin sola karşı yapıldığını düşünenler kısa süre sonra yanıldıklarını anlamışlardı…
Cunta,’’sola’’ gösterip ‘’sağa’’ vurmuştu…
Ülkücülere karşı yapılan insanlık dışı işkencelere,’’teşkilat’’ı bölme faaliyetlerine, Türk Milliyetçiliğini hedef alan organize işlere, isyan eden ülkücü sanatçı- Ozan Arif ise adeta cuntaya savaş açmıştı…
Bu dönemde ülkücülerin yaşadığı sarsıntıyı; ‘’Siz sakın sanmayın el vurdu bana; Öpmeye kalktığım el vurdu bana, Bülbül idim bülbül, gül vurdu bana, O yüzden dertlerim derin bilinir’’ dizeleriyle dile getiren sanatçı, sözlerini adeta ok edip zulmün bağrına saplıyordu…

Ne var ki; Yaşıyor Kenan Paşa, Seksenciler, Muhasebe–12 Eylül, Bir İt Vardı ve C–5-İşkence adlı eserleri ile cuntayı yerden yere vuran Ozan Arif de darbeden payına düşeni alacak ve 24 Eylül 1980 de çok sevdiği ülkesinden ayrılmak zorunda kalacaktı.

Ancak, O’nun kenara çekilerek susmasını bekleyenler hayal kırıklığı yaşayacaklardı…
Çünkü gurbetten haykıran Arif, yılmadan her konserinde; ‘’Acım millet içindir, millet bilir acımı, Terk eyledim yurdumu, gardaşımı, bacımı, Ben ölürsem oğluma, miras koydum öcümü, Ben 'On iki Eylül'ün nesini seveceğim, Sevmediğim gibi de devamlı söveceğim’’diyecekti…


ÜLKÜCÜLERE ÖZEL İŞKENCE MERKEZLERİ

Ülkücüler haklı olarak kızgındılar…
Çünkü 12 Eylül denen illet sola yapıldığı söylene gelen işkencelerin en alasını ülkücülere karşı yapıyordu…
Fakat yıllardır Diyarbakır Cezaevinde yaşananları gündeme getirenlerin aklına ülkücülerin yaşadıkları olaylar ve ödedikleri bedelleri dile getirmek gelmiyordu…

İstanbul da ‘’Harbiye’’, Adana da ‘’Polis Okulu’’, Kayseri de ‘’Zinci Efendi’’, Malatya da ‘’Emniyet Müdürlüğü’’ gibi işkence merkezlerinde, ülkücülerin yaşadığı olaylar yıllar boyunca, kol kırılır yen içinde kalır mantığı ile ifşa edilmemiş edilseler bile kasıtlı olarak gündeme getirilmemişti…
Hele hele, ülkücülerin bu dönemde işkence gördüğü bir merkez vardı ki bugün bile ismi dile getirildiğinde birçok ülkücünün tüyleri ürpermektedir…

Evet…

Mamak’tan söz ediyorum, nam-ı  diğer C-5’den…

CEHENNEMİN DİĞER ADI: C–5
12 Eylül rüzgârının, ardından getirdiği sıkıyönetim ile birlikte, Mamak Askeri Garnizonu içinde ki Askeri Cezaevlerine sivil tutuklularda yerleştirilmeye başlanmıştı. Bu tutuklular için oluşturulan A-B-C-D-E- ve F Blok olarak 6 adet bölüm bulunmaktaydı…

6.Bölüm olan F Bloğun sağında Askeri Savcılık Binasının bulunduğu yerde özel sorgulamaların yapılması için ‘’kafes’’adı verilen üç tarafı  demir parmaklıklı özel işkence kısımları oluşturulmuştu. Bu kısımlara işkence uzmanı ekipler tarafından C–5 ismi verilmişti. İşkence Uzmanı diyorum, çünkü darbenin yükümlülere hediye ettiği yeni uygulamaya göre, gözaltı süresi 90 güne çıktığından dolayı, burada sorgu yapan görevliler, bu süre içinde işkence konusunda uzmanlaşmışlardı…

Zeki Kaman, Dürüst Oktay, Alper Yaz ve Enver Göktürk gibi zebanilerin yirmi dört saat aralıksız işkence yaptığı C-5’te, savcılarda bizzat sorgulamalara katılmış ve ‘’her fail-i meçhule bir ülkücü fail’’ parolası ile nasıl da yaman birer hukuk adamı olduklarını(!) ispatlamışlardır. Mesala bu savcılardan biri;Nurettin Soyer’dir.
Ülkü Ocakları eski başkanlarından Sami Bal, MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davasında iddianameyi okuyan Soyer’i bizzat sesinden tanımış ve ‘’ o sesi unutmam mümkün değil, biz C-5’te işkence görürken soruları yönelten sizdiniz, diyerek Soyer’i deşifre etmiştir!

Savcıların önderliğinde yapılan bu kumpasta, düzmece ifadelere imza vermeyen ve kabullenmeyen ülkücülere akla hayale gelmeyen işkenceler yapılmaktaydı…

Gözleri kapalı halde C-5’e getirilen ülkücü mahkûmlar, önce savcının ağzından okunan olası ifadesini dinlemekteydi…
Hali ile burada yazanları kabul etmek istemeyen ülkücüler, önce saatlerce dayak yiyorlardı…
Dövüldükten sonra gırtlağına kadar silah sokulan ve yine söz konusu ifadeyi kabul etmeyen ülkücüler, hortumla ıslatılıp, saatlerce yine darp ediliyordu. Kıpkırmızı cop izlerinin birbirine karıştığı vücutlarında üst üste sigara söndürülüyor bu arada işkenceciler de ancak vahşi hayvanların duyabileceği bir hazla kahkahalar atıyor rakı ve viskilerini yudumluyorlardı…

Direnemeyenler uyduruk ifadeyi kabullenip ancak kurtuluyorlardı…
Direnenler içinse kâbus devam ediyordu…
‘’Devleti siz mi kurtaracaksınız ulan?’’Diye nara atan işkenceci güruhunun, dövmeye devam ettiği ülkücüler, biraz daha direndikçe işkenceciler daha da çıldırıyordu.
Bu arada yedikleri dayağın etkisi ile kendinden geçerek ‘’su’’diye sayıklayan ülkücülere su diye kendi idrarları içiriliyor, zorla kendi dışkıları yediriliyordu. Hızlarını alamayan caniler, gözlerini kestirdikleri bazı ülkücülerin vücutlarını, jiletle ince ince çizerek, kanayan yerlere de tuz, biber ekiyorlardı, bu acı ile tekrar su diyen ülkücülerin vücutlarına kendi idrarları dökülüyordu…


Kerpetenler tırnağı sökülenler, midesi zorla tuzlu su ile doldurulanlar, derisi kopuncaya kadar yavaş yavaş saçı çekilenler, burnunu tel, tornavida sokulanlar, Filistin askısına bırakılanlar, bir tekerleğin içine yerleştirilerek saatlerce döndürülenler, su dolu bidonun içine sokulup, morarıncaya kadar oradan çıkarılmayanlar ve daha niceleri…
Bu insanlık dışı işkencelere dayanamayanlar kendine ne söylenirse kabul etmek zorunda kalıyordu. Dayananlar ise işkencecilerin sabrını taşırıyordu…

‘’Siz bizi deli mi edeceksiniz ulan, he deyin, biz yaptık deyin, kabul edin!’’diye böğüren işkenceciler, ülkücülerin direncini görünce iyice gururları ile oynama başlıyorlardı. Tenasül uzvuna elektrikli tel sokulup, ‘’siz erkekliğinizi yitirdiniz, sizden adam olmaz’’ denilen birçok ülkücünün psikolojisi bozuluyordu, hatta bazılarının makatları şişe ve copla zorlanmıştı…
Her şeye rağmen susup, konuşmayanlar ise aileleri ile tehdit ediliyordu…
Gözlerinin önünde anne, baba, eş  ve çocuklarına akıl almaz muameleler,
 terbiyesiz ve ahlaksız işkenceler yapılan ülkücülerin sayısı azımsanamayacak kadar çoktu…


OZAN ARİF BODUR


Sayfa: [ 1 ]