Deprecated: Function eregi() is deprecated in /home/teshaber/public_html/erciyeszaferkurultayi.org/public_html/forum/arsiv.php on line 173

Deprecated: Function eregi() is deprecated in /home/teshaber/public_html/erciyeszaferkurultayi.org/public_html/forum/arsiv.php on line 173
Erciyes Türk Dünyası Kurultayı (Arşiv Ana sayfa) => HAN OTAĞI

Konu: BAŞBUĞ'UN 12 EYLÜL SAVUNMASI (4.Bölüm)

Sayfa: [ 1 ]

ulkucu_kizz 15.07.2008 02:56:00
BAŞBUĞ'UN 12 EYLÜL SAVUNMASI (4.Bölüm)

İddianameyi hazırlayan savcılar, bizi ve mücadelemizi değerlendirirken, 12 Eylül öncesinin vahim şartlarına her ne hikmetse hiç temas etmemişler. 12 Eylül gerekçe olan tablo tek satır olsun iddianâmede yer almamış. Milliyetçi ideolojiyi tahlile tâ Tanzimat'tan başlayabilen iddiâ makâmı yakın tarihimizin o acı ve karanlık günlerine yer vermemiş. Zannedilecek ki, Türkiye güllük gülistanlık bir ülke iken, devlet güçleri ve iktidarlar üzerine düşeni yaparsa, sorumlu müesseseler vaziyete hakimken, herkes birbirleriyle kardeşçe geçinirken; biz birden bire ortaya çıkmışız, kendimizi devletin yerine koymuşuz ve milleti silâhlandırarak mukateleye sevk etmişiz.




İddianâmede görünen budur. İddianâmeye göre; "Devletin meşru güçleri olduğu ve vazifesi başında bulunduğu halde, biz kavgaya dahil olarak anarşinin artmasına vesile olmuş ve üstelik devlet güçlerinin yetersiz ve âciz kaldığını isbat etmek için bizim kavgaya katılmamıza ihtiyaç varmış gibi... Neydi yani? Devlet güçleri muktedir miydi? Hattâ ortada devlet var mıydı? Var idiyse, o zaman Ordu niçin müdahale etti? Onlar da bekleseydi ve bu muktedir güçlerin komünistlerin ve bölücülerin hakkından nasıl geleceğini seyretseydi...' Böyle yutturmacalara ihtiyaç yoktur. Bahanelere ihtiyaç yoktur. Eğer bir kısım insanlar, bize "suyumuzu bulandırıyorsunuz" diyorlarsa, onu da açıkça söylesinler.

Dâvâ mahiyeti itibariyle siyasî olduğuna, siyasî bir parti, geçmiş siyasî faaliyetlerinden dolayı yargılandığına göre, doğrudan savcılığın iddialarına geçmeden önce, maksadımızın tam olarak anlaşılabilmesi ifadelerimizin yerini bulması, savcılığın eksik bıraktığı tablonun tamamlanması için bâzı umumî tahlil, tesbit ve değerlendirmelere ihtiyaç vardır. Bu tahlil, tesbit ve değerlendirmeler, bizim hem geçmişteki fikir ve fiillerimizin, hem de buradaki sözlerimizin umumî çerçevesini esas unsurlarını ve kabullerini ifade edecektir.

Siyaset bir aksiyondur. İster bu ülkede yapılan iktidar mücadelesi şeklinde olsun, ister milletlerarası ilişkilerde tezahür etsin, siyaset, nihai bir tahlilde aksiyon olarak ortaya çıkar. Bütün aksiyonlar gibi siyasî aksiyon da zaman ve mekân boyutlarında ve insan topluluklarıyla ilgili olarak şekillenir. Başka bir deyişle siyaset, zaman ve mekânla birlikte vardır. Zamanın ve mekânın değişmesi siyaseti de değiştirir. Siyaset, zaman ve mekândan soyutlanmış metafızik bir spekülâsyon değildir. Bu yüzden de her siyasî düşünce ve aksiyon; zamanın ve mekânın şartlarına tabidir, zamanın ve mekânın imkânlarını değerlendirir, zamanın ve mekânın doğurduğu imkânların peşinden koşar. Böylece zaman ve mekân kavramları siyasetin bir unsuru ve yönlendiricisi haline gelir.

Siyasetin zaman boyutu sürekli değişmektedir, bu da siyaseti değiştirmektedir. Dünkü güçler çökebiliyor, dünkü zayıf toplumlar güçlenebiliyor. İstikbal, insanlığa yeni değişmeler, yeni dengeler hazırlıyor. Zaman, yâni tarih sürekli olarak değişmekte, yenilenmektedir. Böyle bir tarih selinde milletlerin hür varlığı hem çağdaş gerçeklerin kavranmasına, hem de müstakbel değişme ve gelişme dinamiklerinin kollanmasına bağlı oluyor.

Zaman veya tarih boyutunun sürekli olarak değişmesine rağmen, fızik mekân sabit kalmaktadır. Dünyanın karalan, denizleri, çölleri, buzulları, bozkırları, dağları, vadileri, hattâ hammadde kaynakları, asırlarca, hattâ binlerce yıl önce nasıl idiyse, bugün de öyle olduğunu söyleyebiliriz, çünkü değişme hissedilmeyecek kadar yavaştır. Demek ki, zamanın değişkenliğine mukabil, coğrafya manâsındaki mekân durgundur. O halde, zaman ve mekân boyutlarına bağlı bir aksiyon olan siyasetin değişmeyen unsuru mekândır, coğrafyadır. Dünya coğrafyasının nisbi sabitliği, bütün siyasetlere ortak ve değişmez temeller ve hedefler vermektedir. İşte jeopolitik dediğimiz ilim bu gerçekten çıkmıştır.

Güçlenen ve yayılmak isteyen bir siyaset, kendisine gelişigüzel ve keyfi hedefler seçmez. En kolay ve en faydalı hedefler arasmda bir sıralama yapar. Bunu da coğrafyaya göre ayarlar. Jeopolitiğin adı ve klâsik kavramları kullanılmasa bile dünya siyasetine yönelen bir güç, dünya mekânının, yeni coğrafyanın önceliklerine ve vaadettiği imkânlara göre hedefler seçeceketir.

Roma İmparatorluğu Orta Doğu'da ilgisiz kalmamış, Akdeniz'i "Mare Nostrum" (nizim Deniz) haline getirmiştir. Osmanlılar, asıl hedefleri Balkanlar ve Doğu Avrupa olduğu halde, Orta Doğu ve Akdeniz'i ihmâl etmemişlerdir. İbn-i Haldun zamanında Akdeniz'de kurulmuş olan İslâm hakimiyeti, zamanla Türk-İslâm hakimiyeti olmuştur. İngiliz imparatorluğu da, daha geniş bir coğrafyayla iktisadî menfaat ilişkileri kurduğu halde Akdeniz ve Orta Doğu'ya birinci derecede önem vermiştir. Batı'da müttefıklerle, Doğu'da Ruslar'la savaşan Naziler, Kuzey Afrika üzerinden Mısır'a yürümüşler, Orta Doğu'ya hakim olmayı plânlamışlar, Akdeniz'de üstünlük kurmak için bir taraftan faşist İtalyâ yı desteklerken diğer taraftan Yunanistan'ı işgal etmişler, Girit'te büyük bir hava üssü oluşturmuşlar ve Akdeniz için savaşmışlardır.

Ruslar ile Berlin'de ve Kore'de karşı karşıya gelen Amerikan ve Batı siyaseti, NATO'yu Akdeniz ülkeleri İtalya ve Yunanistan'a aynı zamanda Orta Doğu ülkesi olan Türkiye'ye kadar uzatmıştır. Önce Bağdat Paktı, sonra CENTO ve bu silsilenin devamı olan SEATO paktlarının asıl amacı, Rus emperyalizminin sıcak denizlere ve dünya coğrafyasının âdeta merkezi olan büyük petrol yataklarına sahip bulunan Orta Doğu'ya açılmak teşebbüslerini önlemekti. Nitekim Yunanistan'da Sovyet destekli iç harp çıkmıştı. Ruslar Türkiye'den toprak ve Boğazlarda üs istiyorlar, Kuzey İran'dan çıkmamaya direniyorlardı. Potsdam Konferansında Stalin ve Molotof açıkça Libyâ nın sömürge olarak Rusyâ ya verilmesini istiyorlardı.

Görülüyor ki, değişen zaman içerisinde güç merkezleri ve kuvvet dengeleri çok değişmiş ama sabit coğrafyada büyük güçlerin ilgi alanları değişmemiştir. Öyleyse coğrafyanın siyasete yön veren bir özelliği vardır. Başka bir deyişle, zaman ve makân boyutlarında müşahhas bir aksiyon olan siyaset, temel yönlerini coğrafyadan almakta, uzun vadeli palânlamasını coğrafyaya dayandırmaktadır. meşhur jeopolitikçi Obst "jeopolitik, devletin siyasî vicdanı olmak ister" derken bunu kastetmek istemiştir. O halde emperyalizmin temel hedefleri konusunda erkenden bilgi sahibi olmak için, polisiye istihbarata lüzum kalmadan onun coğrafyasına bakmak yeterli olacaktır. Jeopolitik gerçeği, emperyalizm için bir nevi "temel bela"dır; emperyalizme karşı varlığını ve bağımsızlığını korumak isteyen milletler içinse, jeopolitik bir "erken ikaz sistemi" gibidir.
 
 
 
 


Sayfa: [ 1 ]